25 Şubat 2012 Cumartesi

YOL - II

Daraldığım bir vakitteyim. Aramaktan yoruldum. Cümleleri uzatmanın, kelime oyunları yapmanın alemi yok şu anda. Yoruldum işte, gerisinin ve ötesinin bir anlamı yok. Çığlıklar atabilecekken susman gerekir ya hani, çeneni kapatıp başını öne eğmen ve tepkisiz kalman gerektiğini düşünürsün hani, hiçbir neden yok aslında böyle olmasına ama nedense öyle hissediyorum işte. Görünürde ve aslında ortada olmuş bir şey yokken, kendimi yenik ve kayıp hissediyorum. Kısacası uyandım diyebiliriz buna. Hayal aleminde değilim şu an. Olabildiğine yalnız, olabildiğine moralsizim.Etrafa birkaç saniye göz gezdirmem yetti. Bir şey düşünmek gelmiyor içimden. 

İçimde bir nefret dalgası yavaş yavaş benliğimi sarmaya başladı. Umursamazlık bulutları yoğunlaşıyor heryanımda. Nereden çıkıp geldiler bir anda anlayamadım. Uzun zamandır saklı oldukları yerden nasıl bu kadar apansız çıkıp gelebildiler? Gafil avlanmak dedikleri böyle bir şey mi? Hep bu kadar çabuk gelebilecek kadar yakınımda bir yerlerde böylesine bir fırsatı mı kolluyorlardı? İçten içe bu kadar mı zayıf ve çürümüşüm gerçekte? Gerçekten de, gerçekte varolan tarafım bu kadar mı zayıf ve umutsuz bir halde? Nasıl kendimden böylesine bir haber olabilirim? Nasıl?!...

Hava mı soğuk yoksa ben mi içten içe soğuyorum. Gitgide artan bir şekilde benliğimi saran bir titreme dalgası var şu anda. Titremeyi sevmem. Varlığımın kontrol edebildiğim tek parçası olan bedenimin kontrolünü benden aldığı için. Gitgide daha çok titriyorum. Dişlerim birbirine çarpmaya başladı. Omuzlarımdan sırtımın orta kesimlerine doğru derim gerildi. Görüşüm bulanıyor gitgide. Ayakta durmakta zorlanmaya başladım. Olduğum yere çöküp öylece kalıyorum. İçten içe ağır bir gerçeklik saldırısı altındayım. Karşı koymam gerek...

Aslında varmak istediğim yer neresi? Gerçekten nerede olmak istiyorum? Verdiğim kararları neye göre ve niçin veriyorum? Amacım ne? Oysa hiçbir zaman çok büyük hayallerim olmadı ki. En uzun hayalimin süresi birkaç yılı geçmedi. Amaçlarım hep ulaşılabilecek yükseklikteydi. Hayallerim, beni hep yaşama bağlı tutacak kadar gerçeklikte ve varabileceğim kadar mümkün bir uzaklıktaydı. Aslında pek düşünmedim bugüne kadar hayallerimin benden ne kadar uzak olduğunu. Onlara sadece inandım. “İnsana en uzak yer sırtıdır.” der bir söz. Bu sözün rehberliğine sığındım hep hayallerime ulaşmaya çabalarken. Gerçekleştiremediğim zamanlar çok üzülmedim böylelikle. Sırtıma varmam ne kadar imkansızsa bu hayalim o kadar imkansız değil işte, bir şekilde yapılır elbet dedim her başarısızlıkta. Amaçlarım hep ulaşabildiğim yerdeydi işte. Çoğuna ulaştığımda anladım bunu. Ulaşamadıklarımın tamamına yakını ya çok istemediğim için ya da fikrimi çabucak değiştirdiğim içindi. Amaçladıktan sonra vazgeçtiğim için şimdi bir bilgisayar yazılımcısı değilim. Fikrimi değiştirdiğim için çocukluk hayalim olan vahşi doğa fotoğrafçılığını yapmıyorum. Amaçladıktan sonra var gücümle çalışıp başardığım için şimdi iyi bir mekatronik(makine & elektronik) mühendisi olma arzusuyla üniversiteye gidiyorum. Gelecekte varmak istediğim yer olmasından dolayı değil, çok mutsuz olduğum ve daraldığım zamanlarda düşüncesi yüzümde bir tebessüm oluşturduğu için Norveç’te yaşamak gibi bir hayalim var. Amaç ve hayal... benim için birbirlerinden ne kadar uzak olsalarda bana verdikleri temelde aynıdır işte. Mutluluk, rahatlık, güven... O yüzden hayallerim ne kadar zor ve uzak olursa olsun bundan hiçbir zaman üzüntü duymam. Tıpkı senin hayalin gibi... Ulaşamazsam ulaşamam, olsun. Yine de bana verdikleri yaşama sebebi için onlara her zaman minnettarımdır...

Karşı koymaya çalıştığım şey... Aslında beni hiçbir zaman bırakmayan, gölge misali bir adım arkamda beni takip eden ve sendelediğim en küçük bir anda bile sert bir darbe ile beni yerlebir etmeye çalışan o şey... İlk taarruzunu her zaman iki koldan yapar O. Nefret ordularını yollar önce. O kadar ani ve karşı koyulamaz olur ki sen daha ne olduğunun farkına varmadan bir bakmışsın içine girmişler çoktan. Ağır ve acımasız yağmacılardır. İçindeki tüm güzel şeylere saldırırlar. Her güzel şey tek tek yok olurken kalp atışın biraz daha hızlanır. Ağrı eşiğini geçtiklerinde artık kalbin durmak istemezmiş gibi delicesine atarken pes edersin işte. Yüreğindeki tüm umutlar, güzel şeyler yok olmuştur. Talan edilmişsindir. Bunun farkına varman zaman alır. Sonra yavaş yavaş çekilir nefret birlikleri içinden. Son neferi de terkettiğinde seni, içten içe kendini bomboş hissedersin. Artık herşey bitti, toparlanma zamanı artık derken uzaktan O’nun diğer kolu belirir; umursamazlık ordusu. Ağır ağır gelirler hiçbir engelle karşılaşmadan. Nefret birlikleri onlar için gelecekleri yolu tertemiz yapmıştır çünkü. Ağır hareket ederler çünkü ağır silahlıdırlar. Onların niyeti yolcu olmak değil, hancı olmaktır. Ne yapacağını bilemezsin onların gelişini izlerken. Çaresizsindir, kontrol tamamen onlardadır. Orduların yok edilmiş, tüm kalelerin zaptedilmiştir. Teslim bayrağını çekmeye gururun el vermez ama karşı koyacak durumun da yoktur. Kimsen yoktur. Tek başınasındır. İlk umursamazlık neferi kalene adımını attığında artık tamamen teslim olmuşsun demektir. “Yalnızlık” kazanmıştır o an! Sen de bir yalnızsındır artık...
Karşı koyamadım yine... Her zaman olduğu gibi iki koldan geldiler. Tüm güzel şeylerin kazığa geçirilip ibret olsun diye kale girişine yerleştirildiği hissi ile çalkalanıyorum derinden derine. Yine güzel olan hiçbir şey kalmadı içimde. Her gerçekliğimde olduğu gibi yine yalnızlık kazandı. Apansızca geldi, amansızca karşı koyamadım. Yine gafil avlandım. Önüme bakıyorum şimdi, anlamlı gelen hiçbir şey göremiyorum. Aslında bir mucize bekler gibiyim çok çok çok derinlerden gelecek ve beni kurtarabilecek. Mucizelere de inanmam aslında.

Zar zor varıyorum iskandinav tarzı yatağıma. Sırtüstü atıyorum kendimi mavi yumuşak çarşafların üstüne. Yastık kullanmayı sevmiyorum. Çarşaflarım her zaman deniz kokar. Denizi seviyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Masmavi bir deniz canlanıyor hayalimde. Yumuşak dalgalar vuruyor sahile. Kumsal sapsarı yumuşak kumlarla kaplı. Gelgit olmadığı için sahil temiz henüz. Güneş yakmıyor, terlemiyorum. Burnuma gelen tuzlu su kokusu yakıcı değil, su çok tuzlu değil sanırım. Dalgaların sesi ruhumu dinlendiriyor. Şimdi kendimi biraz iyi hissediyorum. Bu kadar umursamazlığın içerisindeyken bile halen denizi sevebilmek... diye düşünüyorum bir süre. İşte hayaller bu yüzden güzeller. Ne kadar bitkin, yitik olsan bile sana sevebileceğin birşeyler verebiliyorlar. Ne kadar başarısız olsan bile, onlar her zaman senin başarabileceğine inanmanı sağlıyorlar.
 
Gözlerim hala kapalı. Dalgaların sesine dalıp gittim iyiden iyiye. Her bir dalga sahile vardığında, varlığımdaki yitiklikten biraz biraz götürüyor benden sanki. Sonra bir an dikkat kesiliyorum. Önce uzaklardan bir fısıltı duyar gibi oluyorum ardından ağır adımlarla yaklaşan bir siluet görüyorum. Zararsız olduğunu seziyorum. Biraz daha yaklaşınca duruyor ve birkaç derin nefes alıyor. Tekrar etmem gerekiyormuşçasına sanki bende alıyorum. Kim olduğunu çözememiştim ama fazla merak etmeme gerek kalmıyor. Bir parmak şıklaması duyuyorum ardından yavaş yavaş aydınlanıyor. Bana gülümsüyor ve “Hadi gel, gidiyoruz.” Diyor. Cevap bile veremeden kendimi peşine düşmüş buluyorum. Adımlarım, onun adımlarının ardı sıra git gide hızlanıyor...

YOL - I

Bazen öyle bir düşüyorsun ya aklıma ansızın, işte o bazenlerden birindeyim yine. Sessiz, sakin, kimseye belli etmeden, edemeden, gerçek olan hiçbir şeyi umursamadan öylece dalıp gittim yine sana. Uzun zamandır rüyalarıma da gelmiyorsun, seni göremediğim yetmezmiş gibi. Bu kadar uzaktan sana anlamsız gelebilir belki ama uzaklığın anlamını bilirim ben; ne demek olduğunu da. Sana her varmak istediğimde imkansızlığın sınırlarına vardığım her anda anlarım çaresizliğin ne olduğunu. Seni bulmak adına her yola koyuluşumda farkına varırım benim için ne kadar imkansız olduğunun. 

Başını sonunu yazamadığım, gerçeğe uyduramadığım hikayelerimin gelişme kısmındaki güçlü cümlelerdir seninle benim için kurduğum hayallerim. Bir nevi rüya aslında. Nasıl gelmişiz o noktaya ve nasıl gideceğiz o noktadan öteye bilmiyorum. Sadece düşlüyorum boylu boyuna, bitmesi fikrine tahammül bile edemeden. Bazen irkiliyorum, gerçeklere dönüyor yüzüm o anda. Birkaç lodos gibi günyüzü gerçeği ürpertiyor varlığımı ve seninle benim,  gerçekte ne kadar birbirimize ters köşelerde olduğumuzu görüyorum, üzülüyorum. Bir süre sonra da neden üzüldüğümü unutuyorum ve başlıyorum yine hayalinin yolunu gözlemeye. Sanki bir gün dönsen... sanki bana dönecekmişsin gibi... Öylesine hayallere dalıyorum işte sensizliğinde...

Bazen yolculuklara çıkıyorum düşüncelerimde. Kilometreler boyu adım adım katediyorum diyarları ve bir anda yanına düşüyorum. Önce uzaklardan görüyorum siluetini sonra her adımda canlandırıyorum gülümsemeni ve kollarını görüyorum açılmış benim için. Hızlı adımlarla geliyorum sana doğru ve sana bir adım kalışında gerçeğime çarpıyorum ansızın. Önce bir titreme sarıyor halsiz bedenimi ardından derin bir yalnızlık katılmış yalınca bir hayalkırıklığı. Kalakalıyorum öylece tavana dikilmiş gözlerim buğulanırken daha da bi yalnızlaşıyorum ve ansızın beynimi çıkarıp, yumruğumda tüm gücümle sıkıp, çöp kutusuna atıp gitmek istiyorum çok çok çok uzaklara; adımı bile hatırlamaz bir halde.

An geliyor, bir gün döneceğini ve beni merak edeceğini düşünüyorum. An geliyor, bir gün dönsen bile beni aklına getirmeyeceğini düşünüyorum. Öyle bir an geliyor, sadece senin için ben olsam nasıl olurdu diyorum. An geliyor, tüm bu anları tek tek alıp bir seferde götürüyor ve ben yine seni özlüyorum.

Bazen seni tamamen çıkarıp atmak istiyorum hafızamdan. Sildirsem mi diyorum. Hiç mümkün görünmüyor. Bazen bir şarkı dinliyorum, biraz hareketli biraz romantik; aklıma geliyorsun. Zorla yıktığım senden kaleleri bir şarkı süresince tekrar inşa ediyor hayalin ve ben yine güçsüz düşene, gerçeğe uyanana kadar dalıyorum hayaline. Herşeyden kopuyorum ve uyanık olduğum her anda herşeyimde sen oluyorsun. Sonra gerçekler baskısını artıyor “O yok, asla olmayacak!” diyorlar, tekrar üzülüyorum.

Bazen yolları düşünüyorum sadece. Sırt çantamda birkaç gerekli eşyam, ayağımda sağlam bir ayakkabım, düşmüşüm yollara. Sadece yürüyorum; istersem güneşin battığı diyara, istersem doğduğu tarafa. Bazen sadece gitmeyi düşünüyorum, sırf geri dönebilmek için... Geri döndüğümde sırf seni bulabilmek için...

Sana Bir Söz Yazdım Bugün

Bugün, güneşin doğmasına birkaç saat kala geriye kalan hayatımın ilk gününe doğru çeviriyorum başımı ve artık geçmişe nazaran biraz daha aydınlanmış olan düşüncelerimle kararlarımı veriyorum.

Bugün geriye kalan hayatımın ilk günü olacak,. Şu anda geride kalan hayatımın üstünden geçiyorum sadece. Bugün çok şeyi unutmaya başlayacağım ilk gün olacak.  Geride bıraktığım herkes arasından onlara dönmeyi istediğim bir iki kişi hariç. O hariçleri de unutmaya başlayacağım ilk gün olacak. Birisinden kopmak zor olasa da ötekini bırakmak pek zor olmayacak. Güneş doğarken gerideki hayatıma bir perde kapanacak ve kalan hayatıma güneşin ilk ışıkları düşecek.

Unutması zor olana;
Seni düşünmemeye çalışmak zor olacak tatlı dostum. Çünkü nerden bakarsan bak biz birlikte büyüdük. Büyük yalan dolanların üzerinden sırayla ama birbirimizi izleyerek geçtik. Hiç düşünmeden birbirimize güvendik. Seni unutmak zor olacak dostum çünkü, biz birbirimizi hiç düşünmeden sevdik. Hiç ortada bir şey yokken bulduk birbirimizi. Ve sanki sadece birbirimiz varmışız gibi tutunup önemsedik birbirimizi. Tanışmamızın nedeni çocukça oyunlarımız ve heveslerimiz değildi, kaderdi sadece. Söylesene kaderden başka neyin gücü yeterdi birbirini hiç görmemiş iki insanın biribirine sıkıca tutunmasına? Başka ne başarabilirdi bunu? “Kader, işaret dilidir.” der bir Norveç atasözü. İşaret dilinde hiçbir nedene ve kimseye yer yoktur çünkü. Seni aklımdan çıkartmak zor olacak dostum. Bunu biliyorum ama sen yokken hayatın ne kadar zor ve bulanık olduğunu da biliyorum. Sağlıklı gözlere yedi derecelik gözlük takmak gibi sensizlik. Ruhundaki karmaşa pazaryerlerinin akşam fiyatlarını aldığı kalabalık gibi sen olmadığında. Sen gittiğinden beri karmaşanın ortasında kaybolmuş korkmuş bir çocuk gibiyim, daha önce hiç yalnız kalmamış gibi. Sensizlik yıpratıyor dostum. Biliyor musun artık neden bu hale geldiğimizi hatırlayamaz vaziyetteyim. Sadece benden koptuğunu ve bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı biliyorum. İnan ki en ağırı da bu zaten.

Seni düşünmemeye çalışmak, nefes almayı unutmak gibi olacak, biliyorum. Birden tıkanacak ve irkileceğim günlerce durmadan, sürekli. Nefes almak sıradandır ama hayatidir ya seni her gün düşünmek de öyle benim için. Fazla hızlı nefes alınca kalbin sıkışır, kan basıncın düşer, gözlerin kararır ya; seni düşünmekten de kan akışım bile yorgunluktan feryatlarda.

Dostluğun anlamını öğrendiğimde çok küçüktüm ben, daha renkleri tanıyamazdım o zamanlar. Bir can dostu düşünmemek, onu unutmak değildir. Can dostun var olduğunu bilmek nefes alma nedenidir; sadece düşünmezsin onu o kadar. Ama ne zaman düşecek olsa seni de uçurumdan aşağıya çekeceğini bilsen yine de elinden tutmak için hamleni yaparsın. Ne olacaksa ikimize olsun dersin. İşte sen öylesin bu aciz, sıradan bendeniz için de. Ama biliyorum ve sen de biliyorsun. Sen her zaman varolacaksın ve hissiyatlığımızda biz aslında hep bir olacağız.

Biz hiçbir zaman arkadaş olmadık. Seni tanıdığım ilk andan beri biz daha fazlasıydık. Biz belki hiç de dost olmadık. Birbirimizi tanıdığımız ilk andan beri biz çok daha fazlasıydık. Unutma sakın; “Arkadaş dediğin sen düştüğünde el uzatıp seni yerden kaldırandır. Dost dediğin, sen uçurumdan aşağılara düşerken kendini de çekeceğini bile bile sana elini uzatandır.”   Sen tecrübesizliğin uçurumundan düşmek üzereyken ben sana sadece el uzatmıştım. İşlediğim ve senin asla affetmediğin tek suçum buydu...

Günün aydın olsun dostum...

Unutması pek zor olmayana;
Çaresiz, içimdeki çocuk bir günah gibi hep suçlu.
Senin hala, ellerin soğuk ve yağmurlu.
İçimde her gün ölen umutlar var olsun, zaten aşklar hep böyle.
Sana bir söz yazdım bugün, yolladım rüzgarla.
İçinde gözyaşım vardı, küçücük bir kadınla.
Çaresiz, bütün kelimeler bir yalan gibi hep suçlu.
Senin hala, gözlerin soğuk ve yağmurlu.
İçimde her gün büyüyen çığlıklar var olsun, zaten aşklar hep böyle.
Sana bir söz yazdım bugün, yolladım rüzgarla
İçinde göz yaşım vardı, küçücük bir kadınla.

Sana söyleyeceklerimi sayısız kez dökmedim mi zaten? Sen bırakıp giden kendini beğenmiş bencil bir şımarık kızdın. Ben ise senin tüm güleryüzüne safça kanmış, hiçbir şeyden haberi olmayan aptal bir oğaln çocuğu. Kullanıp attın beni. Bunu ilk kez kendime itiraf ediyorum. Bunu kendime söyleyebilmem kaç yılımı aldı haberin var mı? Seni unutmak pek zor olmayacak işte bu itiraftan sonra. Kendime biraz olsun saygım varsa; unuturum seni. Senin hiçbir şeyden haberin yok ve sen beni benim sana olan tüm değerime karşı beni unutup geçebilecek kadar sen... Sen o kadar aşağılıksın işte! Sana son kez söz yazdım bugün işte ve rüzgara söylüyorum sanki son seferde de yine. Bundan öncesinde olduğu gibi olmayacaksın işte! Sen artık olmamalısın. Rüyalarıma geldiğinde bile seni umursamayacak kadar seni unutabilmek istiyorum. Çok canımı yaktın. Çok yaraladın. Çok kırdın. Biliyorum, sana çoğu zaman dürüst olamadım. Buna kişiliksizlik de, yalancılık de, ruh hastalığı de. İstediğini de sana haksızsın demem. Ama dürüst olduğum tek şey o kadar karmaşanın içinde sana olan derin ve içten duygularımdı. Ama arıyorum şimdi içimde pek öyle değiller artık ve git! Sadece git, benden! Çok uzaklara. Gittiğin uzaklarda kal ve lütfen bir daha görmeyeyim seni. Tanrıdan ve senden son kez bunu diliyorum.

Sana bir söz yazdım bugün, yolladım rüzgarla...

Orta Mahallenin Küçük Çocuğu

Yağmur çiseliyor gibi sanki. Yumuşak bir hüzün dalgası salınıyor etrafımda. Neden anlamıyorum. Aslında anlamamazlıktan geliyorum. Böylesi daha kolay çünkü. Bazı zamanlar çok şeyi anlamamazlıktan gelebilmek istiyorum. Keşke diyorum, keşke beynimi istediğim gibi kapatıp açabilsem de bu kaltak karakterli insanların aklıma kıymık gibi saplanıp kalmalarına engel olabilsem. Ama hayatın işleyiş tarzı böyle değil maalesef işte. Sen bir hedefsindir, o elinde sapanıyla sana taş fırlatıp duran bir orta mahallenin küçük çocuğu. Çoğu zaman önemsemezsin attığı taşları. Biraz endişeyle karışık  bir gülümsemeyle önemsemezmiş gibi bakarsın o taşlara. Ama bazen büyük bir tane yollar yakınından, hiç olmayacak bir yerine denk getirir ve canın yanar. O zaman anlarsın onun ne mal olduğunu.

Garip bir şey o taşı yediğinde hissettiklerin. Acıyla karışık bir şaşkınlıktır. Olaylar çoğunlukla kontrolün dışında sonuçlanmıştır. Elinden bir şey gelmemiştir. Belki çoğu zaman hatalarını görmemişsindir ya da küçük hataları önemsememişsindir. O önemsemediğin küçük hatalar biriktiğinde ne büyüklükte acı sonuçlar doğurduğunu anladığında da çok geç olduğunu görürsün. Hiç aklına gelmez değil mi? İlk öğrendiğimiz cümlelerden olan “Damlaya damlaya göl olur.” sözü... Aklımızın ucuna gelmez. Sonra da kalakalırız öylece acıyla bir başımıza...

Acaba kaç küçük beyaz yalan bir büyük kara yalan ediyor. Beyaz yalanlar da birike birike ölümcül acıları doğuruyordur değil mi?

Dün konuştuk arkadaşımla senden, ordan burdan. Seni anlattım ona. Sana hissettiklerimi anlattım. Takıntı olabilir dedi sana karşı olan durumuma. Seni önemsemem için bir neden bulamadığından galiba. İnanmak istemedim ona; peki ya dediği gibiyse. Söylesene kimsin sen! Neden aklımda ve yüreğimde böyle bir yer ettin? Nesin sen? Ben senin aklına bile gelmezken, sen neden benim gözümde tütüyorsun? Neden seni bir kez görebilmek için nefes almaktan vazgeçebilecek gibiyim? Sen benim varlığımı bile unutmuş olabilecekken neden ben seni merak ediyorum bu kadar? Neden böyleyim ben?

Buna yaşamak diyemiyorum ben, böyle yaşamaya. Hiç olmadık anlarda aklıma gelebilmen... Neden bunu başka birisi yapamıyor da bir tek sen başardın o tanıdığım binlerce insan arasından? Seni unutmak istiyorum ben. Aklımda olmanı istemiyorum. Ellerini tuttuğumu hayal etmek istemiyorum. Kendime gelmek istiyorum. Hiç adil değil böylesi. Ben sende gram yokken, sen bende tonla varsın. Hiç adil değil bu...
Kelimeler de tükensin bitsin de hakkında kelime dahi yazamayayım. Seni unutmak zorundayım. Bunun bir yolu olmalı. Rüyalarıma girmene engel olmanın bir yolu olmalı. Kalemin en zayıf yeri orası çünkü; rüyalarım. Orada bir tek engel olamıyorum sana...

Ben ne olduğunun farkında olan bir insanım. Nelere ulaşabileceğimi, nelere üstün gelebileceğimi ve nelerden vazgeçmem ve hiç bulaşmamam gerektiğini bilebilen bir insanım aslında. Bir tek seni bilemiyorum. Sen neden böylesin? Bir anda çekip gittin hiç farkında oldun mu bilmiyorum. Ama bir anda koydun gittin beni, bir anda sildin attın. Yanına sadece birkaç kişi aldın bizim diyarımızdan. Onlara verdiğin değere değmeyecek kişileri aldın hemde. Bu düzen neden böyle söyler misin? Bu nasıl bir işkence şeklidir? Birini seversin, ona değer verirsin ama utandığın için ve onun gözünde garip biri durumuna düşme olasılığından çekindiğin için o değeri pek gösteremezsin. Ama karşındaki kişi de seni hiçbir zaman anlamaz ve seni kolayca siler atar. Bir şeyler yaşar seninle olur olmaz ve sonra gider. Tıpkı senin yaptığın gibi. Tıpkı senin bırakıp gittiğin gibi. Neden böyle bilmiyorum ama bilmek ister miydim onu da bilmiyorum. Söz konusu sen olduğunda tek düşünebildiğim sadece sensin. Hayalin geliyor gözümün önüne ve ne yaparsam yapayım saatlerce gitmiyor. Ne canımı yaktığın zamanları düşünüp üstünde durabiliyorum ne de beni bırakıp gittiğini... Hep iyi şeyler geliyor aklıma. Asla gerçekleşmeyeceğini bildiğim yasak meyve gibi tatlı hayali şeyler... İşte en çok da bunu sevmiyorum. Sen de sevmek istemiyorum. Aslında sevip sevmediğimi de bilmiyorum. Çok karışık gibi görünüyor. Ama çözmeye çalışsam bir fizik problemi gibi çıkacağına bahse girerim.

Bir mucize olsa ve sen gelsen keşke. Hiç beklenmedik bir şekilde karşılaşsak bir yerde. Ve ne olacaksa olsun.