Daraldığım bir vakitteyim.
Aramaktan yoruldum. Cümleleri uzatmanın, kelime oyunları yapmanın alemi yok şu
anda. Yoruldum işte, gerisinin ve ötesinin bir anlamı yok. Çığlıklar
atabilecekken susman gerekir ya hani, çeneni kapatıp başını öne eğmen ve
tepkisiz kalman gerektiğini düşünürsün hani, hiçbir neden yok aslında böyle
olmasına ama nedense öyle hissediyorum işte. Görünürde ve aslında ortada olmuş
bir şey yokken, kendimi yenik ve kayıp hissediyorum. Kısacası uyandım
diyebiliriz buna. Hayal aleminde değilim şu an. Olabildiğine yalnız,
olabildiğine moralsizim.Etrafa birkaç saniye göz gezdirmem yetti. Bir şey
düşünmek gelmiyor içimden.
İçimde bir nefret dalgası yavaş
yavaş benliğimi sarmaya başladı. Umursamazlık bulutları yoğunlaşıyor
heryanımda. Nereden çıkıp geldiler bir anda anlayamadım. Uzun zamandır saklı
oldukları yerden nasıl bu kadar apansız çıkıp gelebildiler? Gafil avlanmak
dedikleri böyle bir şey mi? Hep bu kadar çabuk gelebilecek kadar yakınımda bir
yerlerde böylesine bir fırsatı mı kolluyorlardı? İçten içe bu kadar mı zayıf ve
çürümüşüm gerçekte? Gerçekten de, gerçekte varolan tarafım bu kadar mı zayıf ve
umutsuz bir halde? Nasıl kendimden böylesine bir haber olabilirim? Nasıl?!...
Hava mı soğuk yoksa ben mi içten
içe soğuyorum. Gitgide artan bir şekilde benliğimi saran bir titreme dalgası
var şu anda. Titremeyi sevmem. Varlığımın kontrol edebildiğim tek parçası olan
bedenimin kontrolünü benden aldığı için. Gitgide daha çok titriyorum. Dişlerim
birbirine çarpmaya başladı. Omuzlarımdan sırtımın orta kesimlerine doğru derim
gerildi. Görüşüm bulanıyor gitgide. Ayakta durmakta zorlanmaya başladım.
Olduğum yere çöküp öylece kalıyorum. İçten içe ağır bir gerçeklik saldırısı altındayım.
Karşı koymam gerek...
Aslında varmak istediğim yer
neresi? Gerçekten nerede olmak istiyorum? Verdiğim kararları neye göre ve niçin
veriyorum? Amacım ne? Oysa hiçbir zaman çok büyük hayallerim olmadı ki. En uzun
hayalimin süresi birkaç yılı geçmedi. Amaçlarım hep ulaşılabilecek
yükseklikteydi. Hayallerim, beni hep yaşama bağlı tutacak kadar gerçeklikte ve
varabileceğim kadar mümkün bir uzaklıktaydı. Aslında pek düşünmedim bugüne
kadar hayallerimin benden ne kadar uzak olduğunu. Onlara sadece inandım.
“İnsana en uzak yer sırtıdır.” der bir söz. Bu sözün rehberliğine sığındım hep
hayallerime ulaşmaya çabalarken. Gerçekleştiremediğim zamanlar çok üzülmedim
böylelikle. Sırtıma varmam ne kadar imkansızsa bu hayalim o kadar imkansız
değil işte, bir şekilde yapılır elbet dedim her başarısızlıkta. Amaçlarım hep
ulaşabildiğim yerdeydi işte. Çoğuna ulaştığımda anladım bunu. Ulaşamadıklarımın
tamamına yakını ya çok istemediğim için ya da fikrimi çabucak değiştirdiğim
içindi. Amaçladıktan sonra vazgeçtiğim için şimdi bir bilgisayar yazılımcısı
değilim. Fikrimi değiştirdiğim için çocukluk hayalim olan vahşi doğa
fotoğrafçılığını yapmıyorum. Amaçladıktan sonra var gücümle çalışıp başardığım
için şimdi iyi bir mekatronik(makine & elektronik) mühendisi olma arzusuyla
üniversiteye gidiyorum. Gelecekte varmak istediğim yer olmasından dolayı değil,
çok mutsuz olduğum ve daraldığım zamanlarda düşüncesi yüzümde bir tebessüm
oluşturduğu için Norveç’te yaşamak gibi bir hayalim var. Amaç ve hayal... benim
için birbirlerinden ne kadar uzak olsalarda bana verdikleri temelde aynıdır
işte. Mutluluk, rahatlık, güven... O yüzden hayallerim ne kadar zor ve uzak
olursa olsun bundan hiçbir zaman üzüntü duymam. Tıpkı senin hayalin gibi...
Ulaşamazsam ulaşamam, olsun. Yine de bana verdikleri yaşama sebebi için onlara
her zaman minnettarımdır...
Karşı koymaya çalıştığım şey...
Aslında beni hiçbir zaman bırakmayan, gölge misali bir adım arkamda beni takip
eden ve sendelediğim en küçük bir anda bile sert bir darbe ile beni yerlebir
etmeye çalışan o şey... İlk taarruzunu her zaman iki koldan yapar O. Nefret
ordularını yollar önce. O kadar ani ve karşı koyulamaz olur ki sen daha ne
olduğunun farkına varmadan bir bakmışsın içine girmişler çoktan. Ağır ve acımasız
yağmacılardır. İçindeki tüm güzel şeylere saldırırlar. Her güzel şey tek tek
yok olurken kalp atışın biraz daha hızlanır. Ağrı eşiğini geçtiklerinde artık
kalbin durmak istemezmiş gibi delicesine atarken pes edersin işte. Yüreğindeki
tüm umutlar, güzel şeyler yok olmuştur. Talan edilmişsindir. Bunun farkına
varman zaman alır. Sonra yavaş yavaş çekilir nefret birlikleri içinden. Son
neferi de terkettiğinde seni, içten içe kendini bomboş hissedersin. Artık
herşey bitti, toparlanma zamanı artık derken uzaktan O’nun diğer kolu belirir;
umursamazlık ordusu. Ağır ağır gelirler hiçbir engelle karşılaşmadan. Nefret
birlikleri onlar için gelecekleri yolu tertemiz yapmıştır çünkü. Ağır hareket
ederler çünkü ağır silahlıdırlar. Onların niyeti yolcu olmak değil, hancı
olmaktır. Ne yapacağını bilemezsin onların gelişini izlerken. Çaresizsindir,
kontrol tamamen onlardadır. Orduların yok edilmiş, tüm kalelerin
zaptedilmiştir. Teslim bayrağını çekmeye gururun el vermez ama karşı koyacak
durumun da yoktur. Kimsen yoktur. Tek başınasındır. İlk umursamazlık neferi
kalene adımını attığında artık tamamen teslim olmuşsun demektir. “Yalnızlık”
kazanmıştır o an! Sen de bir yalnızsındır artık...
Karşı koyamadım yine... Her zaman
olduğu gibi iki koldan geldiler. Tüm güzel şeylerin kazığa geçirilip ibret
olsun diye kale girişine yerleştirildiği hissi ile çalkalanıyorum derinden
derine. Yine güzel olan hiçbir şey kalmadı içimde. Her gerçekliğimde olduğu
gibi yine yalnızlık kazandı. Apansızca geldi, amansızca karşı koyamadım. Yine
gafil avlandım. Önüme bakıyorum şimdi, anlamlı gelen hiçbir şey göremiyorum.
Aslında bir mucize bekler gibiyim çok çok çok derinlerden gelecek ve beni
kurtarabilecek. Mucizelere de inanmam aslında.
Zar zor varıyorum iskandinav
tarzı yatağıma. Sırtüstü atıyorum kendimi mavi yumuşak çarşafların üstüne.
Yastık kullanmayı sevmiyorum. Çarşaflarım her zaman deniz kokar. Denizi
seviyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Masmavi bir deniz canlanıyor hayalimde.
Yumuşak dalgalar vuruyor sahile. Kumsal sapsarı yumuşak kumlarla kaplı. Gelgit
olmadığı için sahil temiz henüz. Güneş yakmıyor, terlemiyorum. Burnuma gelen
tuzlu su kokusu yakıcı değil, su çok tuzlu değil sanırım. Dalgaların sesi
ruhumu dinlendiriyor. Şimdi kendimi biraz iyi hissediyorum. Bu kadar
umursamazlığın içerisindeyken bile halen denizi sevebilmek... diye düşünüyorum
bir süre. İşte hayaller bu yüzden güzeller. Ne kadar bitkin, yitik olsan bile
sana sevebileceğin birşeyler verebiliyorlar. Ne kadar başarısız olsan bile,
onlar her zaman senin başarabileceğine inanmanı sağlıyorlar.
Gözlerim hala kapalı. Dalgaların sesine dalıp gittim
iyiden iyiye. Her bir dalga sahile vardığında, varlığımdaki yitiklikten biraz
biraz götürüyor benden sanki. Sonra bir an dikkat kesiliyorum. Önce uzaklardan
bir fısıltı duyar gibi oluyorum ardından ağır adımlarla yaklaşan bir siluet
görüyorum. Zararsız olduğunu seziyorum. Biraz daha yaklaşınca duruyor ve birkaç
derin nefes alıyor. Tekrar etmem gerekiyormuşçasına sanki bende alıyorum. Kim
olduğunu çözememiştim ama fazla merak etmeme gerek kalmıyor. Bir parmak
şıklaması duyuyorum ardından yavaş yavaş aydınlanıyor. Bana gülümsüyor ve “Hadi
gel, gidiyoruz.” Diyor. Cevap bile veremeden kendimi peşine düşmüş buluyorum.
Adımlarım, onun adımlarının ardı sıra git gide hızlanıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder